Sahip olduğu sayısız açmaza rağmen hâlâ bilimsel bir gerçek gibi gösterilmeye
çalışılan evrim teorisinin hayat bulduğu en büyük alanlardan biri de hiç
kuşkusuz medyadır. Bazı kuruluşların yayınlarında evrim teorisini savunan
ve teoriyi ispatlanmış bir gerçek gibi göstermeye çalışan haberlere düzenli
olarak rastlamak mümkündür. Oysa evrim teorisi her türlü bilimsel dayanaktan
yoksundur ve pek çok aleyhte delille tamamen çürütülmüş durumdadır.
Son zamanlarda evrimciler İnsan Genomu Projesi çerçevesinde ortaya çıkarılan
sonuçları da çarpıtmakta ve bu sonuçları bozuk mantık örgülerine malzeme
edinmektedirler. Bu doğrultuda özellikle şempanzelerin genlerinin insan genleriyle
%99 benzerlik gösterdiğini iddia ederek, bunun evrim teorisine bir delil
oluşturduğunu ileri sürmektedirler. Oysa genomlar arasındaki benzerlik canlıların
birbirlerinden türediklerini ispatlamaz. İnsan, genlerini pek çok canlıyla
belli oranlarda paylaşmaktadır. Örneğin nematod solucanlarıyla… Bu solucanlarla
insanın DNA'ları arasında %75'lik bir benzerlik vardır, ama bu durum insanın
%75 solucan olduğunu göstermez. Aynı şekilde, şempanze ile insanın DNA'larındaki
%99'luk benzerlik de, insanın %99 şempanze olduğu anlamına gelmemektedir.
Geçtiğimiz günlerde Time dergisinde canlılar arasındaki genetik
benzerliğin evrime işaret ettiği aldatmacasıyla ilgili bir makale yayınlandı.
Zaman zaman evrim teorisiyle ilgili haberlere yer veren derginin Michael
D. Lemonick ve Andrea Dorfman adlı yazarları tarafından kaleme alınan makale "Bizi
Farklı Kılan Ne?" (What Makes Us Different?) başlığını taşıyor. Ne var
ki evrimi çürüten gerçekler evrimci bakış açısıyla ele alınmış makalenin
bizzat içinde gizli. Bu ifadelerden biri şöyle:
"Genom üzerindeki küçük değişiklikler aradaki tüm farkı ortaya
çıkarmıştır. Tarım, dil, sanat, müzik, teknoloji ve felsefe gibi icraatlar
bizleri şempanzelerden ayırır. Bunlar bizim genetik kodumuzda anlık fraksiyonlar
içine kodlanmışlardır. Şimdiye kadar hiç kimse bunların nerede olduklarını
ve nasıl çalıştıklarını bulamamıştır, fakat hücrelerimizin çekirdeği
içerisinde bir yerlerde avuç dolusu amino asit vardır ve bunlar spesifik
bir sıralamada düzenlenmişlerdir. Böylece şempanzelerden daha iyi düşünebilen
ve daha iyi işler yapan beyin gücü ile donanmışızdır. Bunlar bize konuşma,
yazma, okuma, senfoniler besteleme, şaheser resimler yapma ve moleküler
biyolojiyi araştırma yeteneği vermektedirler."1
Görüldüğü gibi yazarlar şempanzeyle insanı ayıran özelliklerin farkında olsalar
da, bu farklılıkların yine genlerden kaynaklandığını ve hücre çekirdeğinin
içerisinde henüz keşfedilemeyen bir yerlerde saklı durduklarını ileri sürmektedirler.
Oysa bu farklılık moleküllerle, amino asitlerle ifade edilebilecek kadar
basit değildir. O yüzden, materyalist bakış açısına sahip evrimciler tarafından
hiçbir zaman hücrenin gizli saklı kalmış bir köşesinde bulanamayacaktır.
Evrim teorisini savunan bilim adamlarını bu kabil kördüğümlere götüren şey,
maddî manevî her ne olursa, onu madde planında bulmayı umut eden bir bakış
açısıdır. Nitekim şekerden, fosfattan ve karbon-hidrojen-azot-oksijen bileşiklerinden
oluşan molekül zincirlerinin insana sevgi, saygı, sadakat, fedakarlık gibi
asil duyguları, estetikten, sanattan zevk alma, sanat eserleri ortaya çıkarabilme,
medeniyetler kurma, olayları analiz etme, okuma, yazma gibi yetenekleri kazandırabilecekleri,
insan ruhu ve ondan da öte melekût boyutu devre dışı bırakılarak asla mantıkî
bir çerçeveye oturtulamaz.
Çünkü kendisi sadece bir program olan DNA ya da genlere yapıcı bir kudret
isnad edildiği zaman, bunların insan vücudunda yapıyor göründükleri şeyleri
neredeyse mutlak bir şuur ile yaptıklarını kabul etmek lâzım gelir. Halbuki
böyle bir şuur, sadece kendi yaptığı işler üzerinde bir bilgi ve kudret sahibi
olmaktan öte, etki yaptığı tüm beden hakkında, hatta bedenin ilişki içinde
bulunduğu tüm kâinat hakkında bir bilgi sahibi olmayı zorunlu kılar. Bu durumun
saçmalığı apaçık belli olmasına karşılık, materyalizmin gözünü kör ettiği
evrimci bakış açısı, hücrede yahut genlerde gördüğü her faaliyeti, sadece
bu yapıların maddesine atfetmeye âdeta kendisini mecbur bilmektedir.
Evrimciler ruhu göz ardı etmektedirler. Oysa, ruh yok sayıldığı takdirde
insandan geriye sadece bir et ve kemik yığını kalır. Bir et ve kemik yığınının
ise düşünmesi, fikir yürütmesi, dinlediği bir müzikten zevk alması, baktığı
bir manzaradan hoşlanması ve Lemonick ile Dorfman'in de yazılarında belirttikleri
gibi senfoniler bestelemesi, şaheser resimler yapması ve moleküler biyolojiyi
araştırma yeteneğine sahip olması mümkün değildir.
Aslında DNA'daki benzerlikten yola çıkarak canlıların birbirlerinden türediklerini
iddia etmenin mantıksızlığı pek çok evrimci tarafından da dile getirilmektedir.
Örneğin Prof. Steven Jones muz ve insan arasında %50 genetik benzerlik bulunmasının
insanın %50 muz olduğu anlamına gelmeyeceğini söylemektedir. Nitekim iki
farklı canlıdaki genler aynı olsa bile, bunların tamamen farklı şekilde çalışabildikleri
bilinmektedir.
RIKEN Genomik Bilimler Merkezi'nden Todd Taylor ise şempanzenin 22. kromozomuyla
insanın 21. kromozomunu karşılaştırmış, ardından Nature dergisi
27 Mayıs 2004 tarihli sayısında bu araştırmanın çok önemli farklılıklar ortaya
çıkardığı haberine yer vererek araştırmayı, "Şempanze Kromozomu Şaşkınlık
Yarattı!" başlığıyla duyurmuştur.2
Evrimcilerin genetik benzerliğin evrime delil teşkil ettiği yönündeki iddialarının
çarpıklığı bazı proteinler üzerinde yapılan analizlerde ortaya çıkan sonuçlara
bakarak da anlaşılmaktadır. Nitekim bu analizler insanı genetik olarak başka
canlılara da yakın gibi göstermiştir. Örneğin Cambridge Üniversitesi'nde
yapılan bir araştırmanın sonucuna göre insan ve tavuk birbirlerine en yakın
akraba olarak eşleşmektedir. Aynı araştırmaya göre insanın bir sonraki en
yakın akrabası ise timsahtır!
Evrimciler insanda 46, şempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmasını
da insan ile maymun arasındaki genetik benzerlik konusuna bir başka delil
olarak kullanırlar. Oysa patatesin kromozom sayısı da şempanzeninkiyle aynıdır
ve evrimcilerin çarpık mantığına göre patates de insanın akrabası sayılmalıdır.
Binlerce farklı bilimsel bulgu arasından sadece işlerine yarayanı ön plana
çıkararak toplumu aldatmaya çalışan evrimciler maymun ile insan proteinlerinin
bazılarının birbirine benzemesinden de "maymunun insanın atası olduğu" yönünde
çarpık bir sonuç ortaya çıkarmaktadırlar. Oysa amino asit dizilimindeki bir
başka proteine bakıldığında, bu kez insan tavuğa veya solucana benzer çıkabilmektedir.
Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki, moleküler düzeyde hiçbir organizma bir
diğerinin "atası" değildir ve diğerinden daha "ilkel" ya
da "gelişmiş" de değildir. Üstelik insan bedeninin diğer canlılarla
moleküler benzerliklerinin olması son derece olağandır, çünkü aynı elementlerden
oluşmakta, aynı moleküllerden oluşan besinleri tüketmektedir. Elbette ki
metabolizmaları ve dolayısıyla genetik yapıları birbirine benzeyecektir.
Bu ortak malzeme evrimin değil, ortak yaratılışın bir göstergesidir.
İnsan genomunun şifresini çözen bilim adamı gerçekleri
anlatıyor
Önce İnsan Genomu Projesi'nin ne olduğunu ve neyi ortaya çıkardığını kısaca
hatırlayalım. Bilindiği gibi evrimciler uzun bir süreden beri canlıların
komplekslik düzeylerinin gen sayılarıyla orantılı olduğunu iddia ediyorlardı.
Ancak genom projesi kapsamında elde edilen sonuçlar açıklandığında insan
ile hiçbir evrimsel akrabalık kurulamayacak canlıların genetik yapılarının
veya gen sayılarının insanınki ile büyük benzerlikler içinde olduğu anlaşıldı.
Örneğin, insan gen sayısı mısır gen sayısı ile aynıydı. İnsan ile meyve sineği
arasında ise çok küçük bir genetik farklılık bulunmaktaydı. Teorilerinin
çok sayıdaki bilimsel açmazını genom projesi ile kapatmayı umut eden evrimciler,
projenin bu çarpıcı sonuçlarıyla bir kez daha hayal kırıklığına uğramışlardı.
Elde edilen bulgular hayali evrim şemalarını desteklemiyor, ne genler, ne
fosiller, ne de canlıların morfolojik yapıları bu hayali şema ile hiçbir
uyumlu özellik sergilemiyordu.
Ne var ki bilim dünyasına çok önemli bir bilgi kazandıran ve evrimcilerin
oyunlarını altüst eden İnsan Genomu Projesi'yle birlikte, kim olduğumuzun
belirlenmesinde genlerin çok önemli bir rol oynadıkları yönünde yanlış bir
kanaat oluşmaya başlamıştı. Bu bilimsel keşifle beraber bazıları, insanın
tüm karakter özelliklerine kadar her türlü özelliğinin genlerinde kodlu olup,
insan hayatının bir formülden ibaret olduğunu düşündüler. Oysa proje üzerinde
çalışan bilim adamları genlere gerçek dışı bazı roller yüklemenin yanlış
olacağını belirterek bu yanlış düşünceye karşı insanları uyarmışlardı. Projeyi
yürüten Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü'nün Başkanı olan ve geçtiğimiz
aylarda Allah'a iman ettiğini açıklayan Dr. Francis Collins de 2001 yılında
insanın DNA tarafından inşa edilmiş bir makine olmadığını ifade ederek yaratılışa
dikkat çekenlerden biriydi:
"Birçoğumuz için DNA'nın insanlığımızın esas maddesi olduğu fikrini
reddetmek için bilimin mekaniğinin dışında çok güçlü bir neden daha var.
Bu, çok büyük bir gücün varlığına olan inançtır. Ama bazı bilim adamları
ve yazarlar manevî eğilimi tamamen hurafe olarak kabul etmektedirler.
Nitekim Richard Dawkins, “Bizler DNA tarafından inşa edilmiş ve amacı aynı DNA'nın kopyalarını üretmek
olan makineleriz. Bu her canlı nesnenin yaşamak için tek nedenidir.” tespitinde
bulunmuştur. Oysa gerçekten öyle mi? İnsan olmayı, bir bakteri veya böcek
olmaktan ayıran bir şey yok mu?"3
Francis Collins genom şifresini çözdükten sonra The Sunday Times'a
yaptığı açıklamada yaptığı keşifle ilgili şöyle demiştir:
"İnsanlık hakkındaki tüm bilgileri ve sırları içinde barındıran
3.1 milyar harflik bu kitap karşınıza çıktığında ve sayfaları tek tek
incelemeye başladığınızda, büyük bir hayranlığa kapılmadan edemiyorsunuz.
Ben de bu sayfalara birer birer baktım ve bunlar bana Allah'ın aklı ile
ilgili önemli ipuçları verdi."4
Dr. Collins şöyle devam etmiştir:
"Bir Yaratıcı'nın varlığına inanmak için elimizde pek çok delil
bulunuyor ve hiç kuşku yok bilimsel buluşlar insanı Allah'a yaklaştırıyor.
Eğer bir buluşa imza atıyorsanız, bu bilim adına büyük bir coşku vesilesidir.
Uzun zamandır bu iş üzerindesinizdir ve nihayet keşfediyorsunuzdur. Öte
yandan bu aynı zamanda Yaratıcı'ya çok yakınlaştığınız bir andır, çünkü
sizin bulduğunuz şeyi o ana kadar hiçbir insan bilmezken, Allah onu daha
en başından bilmektedir."5
Sonuç olarak, evrimi yerle bir eden sayısız delile rağmen evrimciler yaratılışı,
dolayısıyla insan ruhunun varlığını kabul etmek istemedikleri için insanı
bir madde yığınından ibaret görmekte ve bu çarpık düşünceyi insanlara kabul
ettirmeye çalışmaktadırlar. Genlere şuur atfetmeye çalışmalarının ardındaki
sebep budur. Bu tutarsız iddiayı ileri sürmeleri ise, ne kadar zor durumda
kaldıklarının bir göstergesidir. Görülmektedir ki, eskiden taş ve tahtadan
yapılma putlarda akıl ve bilinç olduğunu ileri süren putperestlerin yerini,
günümüzde moleküllerde ve bu molekülleri oluşturan cansız atomlarda akıl
ve bilinç olduğunu iddia eden evrimciler almıştır.
1 Time, What Makes
Us Different? Michael D. Lemonick, Andrea Dorfman, 1 Ekim 2006.
2 Nature, First Chimp Chromosome Creates Puzzles, Laura Nelson,
27 Mayıs 2004.
3 The New Republic, Have No Fear: Genes Aren't Everything, Francis
Collins, Lowell Weiss, Kathy Hudson, 25 Haziran 2001.
4 The Sunday Times, 11 Haziran 2006.
5 The Sunday Times, 11 Haziran 2006.